19.09.2011

Yiyin Gari!

“Bir insanın fikri neyse zikri de odur”, derler. Bende bu söze ilave yaparak şöyle demek istiyorum :

“Bir insanın fikri neyse zikri odur, ailesi de seferber olur” ^^

Bugün sabahtan oldukça alışılmış bir gündü. Okula bir kaç evrak işlerimi halletmek için gittim. Sonrasında yorgun bir şekilde eve geldim. İzmir çok sıcak olduğu için insan kendine bir süre gelemiyor dışarı çıktımı. Eve kendimi atmış olmanın verdiği mutlulukla, dinlenirken annemde  arkadaşlarıyla görüşmeye gitmeye hazırlanıyordu. Annem evden çıktıktan sonra belki 15dk geçmedi telefon çaldı. Annem telefonda heyecanlı bir şekilde bana “Bak burada kimler var, kimleri buldum sana..” diyordu. Uykulu bir halde, “Anne ne diyorsun..” demeye kalmadı, annem “koreli kızlar var burada, bak Türkçe konuşacak birilerini arıyorlarmış, hemen çık gel sevgi yoluna (İzmir’de her semtte bir Sevgi Yolu ve yanında bir park vardır), burada bekliyoruz seni…dur bak telefonu veriyorum konuş..”

“Aloo?? Annee?? Nasıl yani??…..”,

“…merhaba, ben Gül, nasılsın?..annen burada”??

“ Merhaba,iyiyim, nerdesiniz? yakında mı?Anneme verir misiniz?”

“..Annecim nerdesiniz??”, Annem,”Sevgi yolunda bekliyoruz, çık gel hemen..kızları al eve götür…”

Bunun üzerine hemen kalktım, apar topar çıktım evden, yolda giderken kendi kendime “yaw, noluyor?? hadi ben deli, annem de mi deli??biz ne yapıyoruz??..”

Birazdan koreli kızlarla tanışacağımın verdiği mutluluk, nereden geldiğini anlamadığım bir şaşkınlık ve karmaşık duygular içerisindeydim. Gittiğimde annem parkta kızlarla oturmuş, çevresinde bir sürü yaşlı teyze koyu bir sohbet içerisinde kahkalar uçuşuyordu havada..Annem beni görür görmez kalktı ayağa yanıma geldi hemen,

“Bak!,” dedi. “Koreli kızlar bunlar, Türkçe konuşacak birilerini arıyorlarmış, bende senden bahsettiğim. Korece öğrendiğinden, gideceğinden, tanışmak istediler. Hadi şurdan simit, bir şeyler al, eve götür onları, çay yap ağırla, açıkmışlar, kahvaltı yapın birlikte..”

Kızlar kocaman gülümsemeyle bakıyorlardı bana, neşeli bir “Merhaba!” dediler ve sarıldılar..Gözümdeki güneş gözlüğünü çıkardım, ve Hande-yani Pangıl- gözlerime dokunarak

“Gözlerin! Ama sen Korelisin! Bu gözler, Koreli göz!” dedi, hafif kırık Türkçesi ile..Diğer arkadaşı Gül-yani Çuarim- ise kocaman bir “EVET!” ile ona katıldı ve gülmeye başladık. Sokak ortasında biz bir anda kaynaştık. Eve kolkola geldik. Nerden bir anda böyle bir samimiyet oluştu bilmiyorum, ama hayatımıza giren insanların bir nedenden ötürü hayatımıza girdiğine kesinlikle inanıyorum!!

Yol boyunca annemle nasıl tanıştıklarını, nerede yaşadıklarını, neden burada olduklarını sordum durdum. Bana korece bazı sorular soruyorlardı, bende çat pat korecemle doğru yanlış cevaplar veriyordum. Çok eğleniyorduk. Eve gelince bizi kardeşim karşıladı, ilk işim izlediğim tek kanallar olan KBS World ve Arirang açtım, gösterdim onlara..İnanamadılar! Çok sevindiler, garipler özlemişler memleketlerini..Kim özlemezki…Koyu bir dedikoduya başladık hemen, kore dizileri, ünlüleri ve kore magazinine dair…

Kızların hikayelerine gelince şöyle özetleyeyim:İkiside bir kaç başka koreli arkadaşı ile İzmir’de yaşıyorlarmış. Gezmeye çıkmışlar, hem de Türkçe konuşarak dillerini geliştirmek istiyorlarmış. Ancak şimdiye kadar sohbet etmek için ‘Merhaba’ dedikleri insanlar, ‘Merhaba, güle güle’ diyerek sohbeti oldukça kısa tutuyorlarmış. Taa ki Anneme kadar ^^

Hande yani esas adı Pangıl, aslında hemşirelik okuyormuş. Okuluna Türkçe’yi Türkiye’de öğrenmek için ara vermiş ve 9 aydır İzmir’de yaşıyormuş. Yakında dönecekmiş tekrar Kore’ye. Türkçesi oldukça iyiydi. Üstelik piyano çalıyormuş. O kadar enterasan ve ilginç kızlar ki!

Gül, yani Cuarim ise Müzik bölümünde okuyormuş. O daha yeni gelmiş, 1 yıl İzmir’de kalacakmış. Türkçesi Hande’ye göre daha zayıftı. Gene de genel olarak oldukça iyi konuşuyordu. Keman çalıyormuşnkendisi ve yanında da getirmiş.

O kadar tatlı ve samimiydiler ki sanki onları yıllardır tanıyordum. Çay eşliğinde bir kaç saate binlerce soru ve kahkaha sığdırdık. Bahçeden gelmiş olan domatesler, biberler, taze ekmek, zeytin-peynir ve bal-reçel eşliğinde sıcacık bir bardak çay, hepsi samimi bir sohbet ortamında bize ziyafet gibi geliyordu. Kızlar memleketlerinde balın, zeytinin ve ekmeğin ne kadar pahalı olduğundan yakınıyorlardı. Bir yandan bana sürekli bir bilgi vermeye çalışıyorlar, diğer taraftan her lokmada ne kadar güzel bunlar diyerek iştah açıcı bir şekilde yiyorlardı. Onları böyle mutlu görmek çok güzeldi. Zira bizim ailede gelenektir, “yiyeni, yemeyi seveni severiz biz, yiyin hatrım kalır, yiyin gari..” derdi rahmetli anneannem-nur içinde yatsın!

Kore’de makarna, ekmek, domates ve bazı meyveler oldukça pahalıymış. Ucuz olan şeyler ise kimbap dedikleri sushi, kimchi yani lahana turşusu, pirinç ve noddle. Bana makarnanın yaklaşık 20tl olduğundan bahsediyorlardı. Bende, makarnayı yemek isteyen kim? benim dört gözle beklediğim deli gibi kimbap ve noddle yemek! diyordum (^-^) ve gene kahkahalara boğuluyorduk.

Kızlar artık burada yemeklerin çok güzel olduğundan ve çok kilo aldıklarından dert yakınıyorlardı. Ama görseniz bizde onlar için hala zafiyet geçiriyor bunlar derler! Ancak onlar, Kore’ye dönünce şişman oldukları için dışlanacaklarını söylüyorlardı. O zaman ben, ben obez mi oluyordum??? Nayııırr!! ve gene kahkahalar…

Ne sohbetimizin, ne çayın bitmesini ne de zamanın geçmesini istiyorduk. Ancak bir yere gitmeleri gerekiyordu. Hemen gitmeden karşılıklı telefon numaraları, e-postalar ve tüm iletişim bilgilerini aldık. Artık bundan sonra kesinlikle görüşmeliydik! Şimdiden plan bile yaptık, yeni rotamız Efesti!! Efesi görmeden nasıl gidebilirler ki??

Bunun dışında yaklaşan haftasonunda arkadaşımın kına gecesine götürmeye söz verdim onları. Eğer bir aksilik olmazsa, birlikte karşılıklı göbek atacağız inşallah ^^ Oynamayı çok seviyorlamış. Üstelik bildiğin türk usulü böyle el şıklatarak, göbek atarak ^^ Vay be! Türkler aslında ne çok sevilirmiş, hiç haberimiz yok! Zaten biz sevilmeyecek insanlar mıyız? Smile

İşte böyle maceralı bir gün geçirdim. Kore manyaklığım sadece beni değil, çevremi ailemi de sarmış. Ben kendi kendime uğraşıyorum derken, meğersem ailemde benim için seferber olmuş bu manyaklığıma çare bulmak için ^^ Annem artık sokakta Koreli aradığına göre, siz düşünün benim halimi (^^)

Bir dakka, yazıma muhteşem insan olan annemin bu kızlarla nasıl tanıştığını anlatmandan bitiremeyeceğim! Kendisi arkadaşlarıyla buluşmak için giderken, sevgi yolundan geçerken..annemin ağzıyla anlatıyorum:

“Sağ tarafta bir penyeci vardı, kapatmış ona bakıyordum. Bir anda ‘Merhaba!’ dedi birileri, baktım gözleri minik minik, çekik. Alla alla dedim, acaba bunlar Kazakistan veya diğer Türki Cumhuriyetlerden mi? Hani okumaya geliyorlar ya, sordum hemen nerelisiniz kızlar siz? “Kore”, Kore?! Ayy bir dakka, benim kızım var, sizinle görüşsün, Kore’ye gidecek, bir dakka tanışın..Ne yapıyorsunuz burada?? ‘Türkçe öğrenmek istiyoruz’..dur hemen arıyorum…”

“Alo, canım bak burada kimler var…Koreli kızlar, sende Kore’ye yani Güney Kore’ye gidiyordun dimi?..”

Annecim, sen gerçekten çok başkasın! Herkesin annesi çok özeldir, ancak benim annem sadece bana özel değil, bunu biliyorum! Sen gerçekten de çok özelsin, ve dilerim birlikte nice güzel anılar paylaşırız. Dilerim bir gün birlikte gideriz Kore’ye, evet Güney Kore’ye!

 

14.08.2011

Bir şehrin iki yüzü

Prag sokaklarındaydım bugün. Panorama Otel'in köhnelik kokan duvarları arasında uyandım; karşımda sisler altında kalmış muhteşem Prag manzarası... "Sonradan bu sisin, kentin sabah ve akşam makyajının bir parçası olduğunu öğrenecektim."

……

Aynı zamanda Seul'deydim. Uzak Doğu'nun o gizemli, biraz mistik, biraz da aristokrat şehri Seul'de... Çok şaşkın, fazlasıyla da meraklı bir ben vardı o şehirde de.

İşte böyle vurmuştu beni canım dostumun yazısı Prag’da bir pazar günü diyerek. Henüz yüz yüze tanışamamış olmamıza rağmen, oldukça çok şey biliyordum ona dair. Daha önce Prag’a gitmiştim, ancak sanki benim gittiğim Prag bambaşkaydı bu anlatılan ise bambaşka…Onun bu yazısını okurken bir Pazar günü Prag’da ne işi var demiştim. Sonraki satırda uzun zamandır ilgi duyduğum Seul’deydi şimdi. Bu nasıl olabilir? Birisi gittiğim halde tanıyamadığım bir şehir, diğeri ise çok gitmek istediğim bir yer. Nasıl gitmişti oralara? Merakla okudum yazısını ve gördüm ki bir Nazlı Eray uçağına binmiş ve nerelere gitmiş gelmiş…Çok özendim! Bende binmeye karar verdim bu uçağa, gittiğim yere bir daha gitmek için, bir de gitmediğim yerlere gitmek için…

 

Bir pazar günü sonunda indim bu uçaktan, bambaşka bir duyguyla. Daha önce Prag’a gitmiştim ancak benim gördüğüm bildiğim Prag’da güneş şehrin her yerini aydınlatıyordu. İnsanların içini ısıtıyordu. Bir Mucha Kadınını görmeden nasıl geldim, ancak benim gördüğüm çocukluğuma dair bir

Zdeněk Miler kahramanı: Der kleine Maulwurf-Krteček-Küçük  Köstebek. Genelde Doğu’dakilerin bildikleri, sadece orada görebileceğin. Bir de kızarmış peynir ve çeşnilendirilmiş patates tadı kaldı damağımda.Şehrin kapalı yerlerinde, gizemli bir şeyler görüyordum, ancak nerdeydi tüm o Europa Otelin gizemli misafirleri? Benim gördüklerimin hepsi sadece Amerika’ya karşıydı. Peki o sıcak palaçinkaların kokusunu nasıl almadım?  Bir mevsim bu kadar farklı mı kılar bir şehri? Böylesine saklanır mı bir şehir güneşin arkasına?

Peki Yahudi Mahallesine ne demeli? Bende geçtim o sokaklardan, mezar taşları arasında dolandım, ancak ne Kremlin gördüm ne de Lubianka’ya açılan kocaman kapı. Baktığımda sadece soğuk mezar taşları gördüm, bir masum insanları, bir zamanlar burada ne kadar çok acı yaşandığını. Eğer Lubianka’nın yakın olduğunu bilseydim, daha etraflıca bakardım çevreme, minik gözlerimi kocaman açarak..

Charles Köprüsünde bir dilek tuttuğumda o dileğin bir kaç ay sonra gerçekleşeceğini bilmiyorken, aklımdan geçenler bu köprüden kimlerin geçip gittiğiydi. Benim gördüğüm sadece Ortaçağ’a yönelik miydi? Nerdeydi Stalin? Tüylerimi diken diken eden bir iz bırakan o dönem, ben gölgelerini bile göremedim. Güneş, çocukları ile gelen İtalyan aileler, gruplar halinde bağrış çığırış ortada dolanan İngiliz gençler ve renkli renkli giyinmiş bir sürü insan bu gölgeleri kaçırmış olsa gerek.

Okurken gördüğüm şehri düşündüm hep, nerede saklanmıştı ki? Oysa ben onu İzmir’e bile benzetmiştim. Gece nehir boyunca ışıklar yanmış, cafeler cıvıl cıvıl bir ses vardı. Nedense bir an için epeydir uzakta olduğum İzmir’e benzettim. Ama bambaşka bir yer gördüm bu uçağa binince, merak ettim…Sanki bu uçak beni Prag’dan çok adı satır aralarında gizli Demir Perdenin arkasına götürdü. İlgi duymadığım bir yere gittim, gerçekten hayretler içinde kaldım o hayal gibi olan dönemin peşinden sürüklenirken. Hiç bu kadar yaklaşmamıştım Doğu’ya…Belki de farklı bir mevsimde gittiğim içindir. Ancak bir de sisin bu şehrin hem gündüz hem de gece makyajı olduğu bir zamanda gitmeye karar verdim. Bir de yanıma kayıp gölgeler kentini almaya…

Bir de hala gizemli kalan bir ölüler kentini merak ettim. Bende çok farklı şeyleri çağrıştıran bu kent, bu kitabı okuduğumda bildiklerimi yalanladı sanki, bütün açık olan şeyi gizledi ve gitmek için daha da sabırsızlandırdı. İple çektiğim o günü şimdi nasıl beklerim bilmiyorum…Birazcık daha sabretmem gerekecek galiba.

Bu güzel geziye çıkmama neden olan canım arkadaşım Zerom’a çok teşekkür ederim. Sayende bende bir pazar günü bambaşka yerlere gittim geldim. Bu sefer ölüler kentine sayende hazırlıklı gideceğim! Kayıp gölgeler kentlerine merak duyanlar bu yolculuğa mutlaka çıksın! derim ben…

01.07.2011

Traces of my Travel

 

Başladığım yerdeyim, tekrar bir ICE içinde başladığım yere doğru ilerliyorum. Rotam Frankfurt am Main, bundan dört yıl önce gene böyle bir trende gene Herten’den yola çıkarak binmiştim bir ICE’ye. Bu sefer gündüz geçiyorum tüm tarlaları, sağ ve sol tarafımda uzun çam ağaçları ve ara ara sarı tarlalar. Tren oldukça hızlı gidiyor. Bu sefer zamanda daha hızlı geçiyor. Ne de olsa en uzun yolculuğumdan sonra bu mesafe bana çok kısa geliyor. Bulutlar gene kocaman, pamuk gibi bembeyaz gökyüzünü kaplıyor. Güneş pencereye aralayabildiği bulutlar arasından sızıyor. Bir aydınlık bir karanlık oluyor, tüneller tamamen karartıyor etrafı, her bir 200m de. Bu yol üzerinde oldukçe uzun tüneller var. Şimdi koyu kara bulutların yönüne doğru ilerliyor tren, gittiğim yerde yağmur yağıyor olsa gerek. Geldiğimden beri güneşli günleri gördüysem de kara bulutsuz bir gün geçmedi desem yeridir. Gene de seviyorum bu bulutları, özgür hissediyor insan, huzurlu ve mutlu…

Trene Essen’den bindim bu sefer, Köln üzerinden gidiyoruz Frankfurt’a, bu yollar arasında daha çok yerleşim yeri var, sanayi ve maden bölgeleri bu taraflar. Yukarı Ruhr Gebiet denilen Dortmund, Düsseldorf, Münster’e kadar uzanıyor. Daha farklı bir bölge, yabancıların da yoğun yaşadığı yerler, kendine has yerleşim yerleri, bazen hala Almanya sınırlarında olduğundan şüphe ettiğim yerler. Belki de benim hayalimdeki Almanya’nın sınırları arasında değildir zaten.

Trene bindikten bir süre sonra Kontrolör geldi ve son biniş hakkımıda mühürledi. Zaten bugün biletimin son günüydü. Ne kadar güzeldi gezmek, bunu çok özlemiştim. Sürekli trenlerde hayal ediyordum kendimi, uzun uzun yola çıksam ve sonunda bir çok sevdiğim ve özlediğim birileri beni karşılasa…Hepsi içten dileklerdi, ve gerçekleşti. Şimdi her başlangıcın sonu gibi tekrar başladığım yere dönüyorum. Yeni bir başlangıç olması için bu yere dönmem gerekiyor. Ancak başladığım yerden bu sefer farklı birisi olarak çıkacağım yola. Her yolculuk insanda bir iz bırakıyor, bu yolculuğum bende Kuzey’in izlerini bıraktı. Şimdi o izlerle tekrar Güney’e dönüyorum. Yolculuğum sırasındaki Asya esintilerini ise yanıma alıyorum, beni ferahlatması için.

Her gezi öncesi hayaller kurar insan, benim de hayallerim vardı, planlarım, bir kısmı beklentim dışında gelişti gene de bir takım şeyler istediğim gibi gitti. Ne kadar plan yaparsak yapalım, taslağın bile uyuşması zor olabiliyor çoğu zaman. Hiç dönüyormuşum gibi hissetmiyorum. Bu trende uzun bir süre, son durağına kadar gitmek isterdim. Ancak ineceğim yer belli, şimdilik! Beni teselli eden belkide henüz tam emin olamasamda güvendiğim sonsuzluğun Sahibinin, benim için güzel ve yeni planlar hazırlamasıdır. Yakın bir zamanda çok istediğim uzun bir yolculuğa tekrar çıkmamdır belki de…

Ne olursa olsun, bu güzel yolculuğu yapmış olmanın ve birbirinden güzel hatıralar dışında binlerce resmin benimle birlikte dönüyor olmasıdır. Yolculukları çok seviyorum, bende bıraktıkları izleri, bu izlerin kanıtı olan resimleri ve her yolculuk sonrası biraz daha büyümüş olmayı…

Dilerim herkes böyle güzel yolculuklara çıkar, dilerim bende çok uzun zamandır beklediğim o uzun yolculuğa çıkar ve izlerini sizle paylaşırım…

Frankfurt am Main

Essen-Frankfurt am Main ICE 625

25.05.2011

어떡하죠 (-_-)

I’m trying to concentrate and study for a long time for the coming exam this saturday. As I’ve been studying, many different questions came across to me. One of them was my favourite.

If you would be given an opportunity to live anywhere, where would you live?

It was a part of my speaking section. I only had 45 seconds to answer, but as long as 45 pages to talk about it. However, I could not even start with an accurete introduction sentence. That is my problem, if I have to say to many things, I just don’t know where to start…Another well-known problem is that I can’t summarize :). It may sound ridiculious but I just can’t come to a conclusion, not before telling each detail :). That makes everyone around me go crazy and say : “…and the conclusion is??" Well, lets continue with the question and not my inabilities (‘-‘)

Where would I like to live, if a chance would be given to me? There are some several answers I could give to this questions. But if I had to answer it right now, it would be only Seoul…I’ve been meaning to go to Seoul for a very long time. A year ago, I wrote about being far a way, actually a wish of me being there. I don’t know why I’ve been wanting so badly to cross continents and oceans, but it seems that I really want to do it. I don’t know when exactly I will be able, but I’ve never lost my hope (^_^)

Suddenly, a month ago I got an email, which would make my wishes come true. I couldn’t believe it!!! Really???!!! How come??!!! Is it really possible, if I only want it? Without an effort?? Well, at least I can call it a start. It is not sure, if the gates of Seoul have opened for me, but I  can see the gates, even from a far distance. Well, what can I say, just hang on, fighting! (^_^)

Since two days, I’ve been having interviews which make my heart beat so fast, and keep me sleepless during nights. Tomorrow or the other day, I’ll be getting the results and see if the gates will be opened this summer, or just be closed for a while more. I hope, I get the chance to enter those gates this summer. Because I somehow feel to be a part of that world behind the gates. Or I feel to find something which belongs to me, which I’ve lost many years ago or which I did not have but have to find. Maybe its myself (*-*) I will find it out, when I have the chance. Don’t worry, I’ll let you know ;)

어떡하죠 ('_'), why I have choosen this as my title? I really liked the song. It was in a korean drama I’ve watched lately. I just wanted to name it as this song…maybe the title just got me (‘-‘)…

I’m going to meet a friend who is living in Taipei, and came to my city for a vacation. Looking forward to it (^_^)

p.s. thanks to exam, I’ve finally written to my blog and at the same time practised for the writing section. And would I score well?? What do you think? :)

p.s. Want to know how you would answer this question : Ece, Zero, Burchito

20.04.2011

the Lotus blossoms


why does lotus bloom in mud?