Prag sokaklarındaydım bugün. Panorama Otel'in köhnelik kokan duvarları arasında uyandım; karşımda sisler altında kalmış muhteşem Prag manzarası... "Sonradan bu sisin, kentin sabah ve akşam makyajının bir parçası olduğunu öğrenecektim."
……
Aynı zamanda Seul'deydim. Uzak Doğu'nun o gizemli, biraz mistik, biraz da aristokrat şehri Seul'de... Çok şaşkın, fazlasıyla da meraklı bir ben vardı o şehirde de.
İşte böyle vurmuştu beni canım dostumun yazısı Prag’da bir pazar günü diyerek. Henüz yüz yüze tanışamamış olmamıza rağmen, oldukça çok şey biliyordum ona dair. Daha önce Prag’a gitmiştim, ancak sanki benim gittiğim Prag bambaşkaydı bu anlatılan ise bambaşka…Onun bu yazısını okurken bir Pazar günü Prag’da ne işi var demiştim. Sonraki satırda uzun zamandır ilgi duyduğum Seul’deydi şimdi. Bu nasıl olabilir? Birisi gittiğim halde tanıyamadığım bir şehir, diğeri ise çok gitmek istediğim bir yer. Nasıl gitmişti oralara? Merakla okudum yazısını ve gördüm ki bir Nazlı Eray uçağına binmiş ve nerelere gitmiş gelmiş…Çok özendim! Bende binmeye karar verdim bu uçağa, gittiğim yere bir daha gitmek için, bir de gitmediğim yerlere gitmek için…

Bir pazar günü sonunda indim bu uçaktan, bambaşka bir duyguyla. Daha önce Prag’a gitmiştim ancak benim gördüğüm bildiğim Prag’da güneş şehrin her yerini aydınlatıyordu. İnsanların içini ısıtıyordu. Bir Mucha Kadınını görmeden nasıl geldim, ancak benim gördüğüm çocukluğuma dair bir

Zdeněk Miler kahramanı: Der kleine Maulwurf-Krteček-Küçük Köstebek. Genelde Doğu’dakilerin bildikleri, sadece orada görebileceğin. Bir de kızarmış peynir ve çeşnilendirilmiş patates tadı kaldı damağımda.Şehrin kapalı yerlerinde, gizemli bir şeyler görüyordum, ancak nerdeydi tüm o Europa Otelin gizemli misafirleri? Benim gördüklerimin hepsi sadece Amerika’ya karşıydı. Peki o sıcak palaçinkaların kokusunu nasıl almadım? Bir mevsim bu kadar farklı mı kılar bir şehri? Böylesine saklanır mı bir şehir güneşin arkasına?

Peki Yahudi Mahallesine ne demeli? Bende geçtim o sokaklardan, mezar taşları arasında dolandım, ancak ne Kremlin gördüm ne de Lubianka’ya açılan kocaman kapı. Baktığımda sadece soğuk mezar taşları gördüm, bir masum insanları, bir zamanlar burada ne kadar çok acı yaşandığını. Eğer Lubianka’nın yakın olduğunu bilseydim, daha etraflıca bakardım çevreme, minik gözlerimi kocaman açarak..
Charles Köprüsünde bir dilek tuttuğumda o dileğin bir kaç ay sonra gerçekleşeceğini bilmiyorken, aklımdan geçenler bu köprüden kimlerin geçip gittiğiydi. Benim gördüğüm sadece Ortaçağ’a yönelik miydi? Nerdeydi Stalin? Tüylerimi diken diken eden bir iz bırakan o dönem, ben gölgelerini bile göremedim. Güneş, çocukları ile gelen İtalyan aileler, gruplar halinde bağrış çığırış ortada dolanan İngiliz gençler ve renkli renkli giyinmiş bir sürü insan bu gölgeleri kaçırmış olsa gerek.
Okurken gördüğüm şehri düşündüm hep, nerede saklanmıştı ki? Oysa ben onu İzmir’e bile benzetmiştim. Gece nehir boyunca ışıklar yanmış, cafeler cıvıl cıvıl bir ses vardı. Nedense bir an için epeydir uzakta olduğum İzmir’e benzettim. Ama bambaşka bir yer gördüm bu uçağa binince, merak ettim…Sanki bu uçak beni Prag’dan çok adı satır aralarında gizli Demir Perdenin arkasına götürdü. İlgi duymadığım bir yere gittim, gerçekten hayretler içinde kaldım o hayal gibi olan dönemin peşinden sürüklenirken. Hiç bu kadar yaklaşmamıştım Doğu’ya…Belki de farklı bir mevsimde gittiğim içindir. Ancak bir de sisin bu şehrin hem gündüz hem de gece makyajı olduğu bir zamanda gitmeye karar verdim. Bir de yanıma kayıp gölgeler kentini almaya…
Bir de hala gizemli kalan bir ölüler kentini merak ettim. Bende çok farklı şeyleri çağrıştıran bu kent, bu kitabı okuduğumda bildiklerimi yalanladı sanki, bütün açık olan şeyi gizledi ve gitmek için daha da sabırsızlandırdı. İple çektiğim o günü şimdi nasıl beklerim bilmiyorum…Birazcık daha sabretmem gerekecek galiba.
Bu güzel geziye çıkmama neden olan canım arkadaşım Zerom’a çok teşekkür ederim. Sayende bende bir pazar günü bambaşka yerlere gittim geldim. Bu sefer ölüler kentine sayende hazırlıklı gideceğim! Kayıp gölgeler kentlerine merak duyanlar bu yolculuğa mutlaka çıksın! derim ben…