14.11.2010

Mailiniz var!

Bir liste yapmaya karar verdim. İzlediğim ve izleyeceğim tüm kore filmlerinin listesini yapıyordum. Daha kalıcı olması ve rahat takip edebilmem için penceremin kenarındaki küçük yeşil kaplı uzun zamandır elime almadığım not defterime uzandım. 

Bu not defterinin kapağında A-Z harfler var, çiçekler var, papatyalar, biraz baharı anımsatıyor. Ne zaman aldığımı hatırlamıyorum, ancak içini açınca ilk ne zaman birşeyler not ettiğimi gördüm. Tarih 20.09.2005, “Salı günü telafi” diye başlık yazmışım, neyin telafisiydi acaba? Arka sayfada bir ipuçu buldum, o zamanlar gittiğim ingilizce kursunun telafi dersiymiş. Ne kadar çalışkanmışım, telafi derslerine gidiyormuşum Smile.

Bir sonraki sayfada ise 21.09.2005, Ders Programı. Perşembe günüm boşmuş o zamanlar, ne kadar çok sevinmiştim, bir yandan da neden cuma değil diye hayıflanmıştım. O sıralar yeni bir sevda sarmıştı beni, uluslarası bir öğrenci platformunda gönüllü olmak için koşturuyordum. Cuma günleri akşamları toplantı olurdu ve ben genellikle gidemez ya da dersi ekmek zorunda kalırdım. En çok sevdiğim hocanın dersini ekmek zorunda kalmak çoğu zaman zor oluyordu.

Sayfaları çevirdikçe tarih 22., 23., 24.09 diye ilerliyor. Başlıklar birbirine yakın ders programı, kurstan notlar, ingilizceden notlar, önemli kalıplar, sınavlar..Arada bir o zamanlar bayılarak izlediğim The O.C. ‘nin Seth karakterine iltifatlar yazmışım, ders notları arasında sıkıldığım bir an olsa gerek..resim bile yapmışım, ne kadar çok sıkıldıysam artık siz düşünün Smile….

Tüm bu sıkıcı ders notları, grafikleri, sınav tarihleri arasında her açtığımda beni gülümseten bir not buldum. Cenem dostum benden habersiz çizmiş bunu not defterime, ne kadar güzel bir anı…

SDC13962

Daha ilerledikçe bir yandan tarihlerin değiştiğini, diğer yandan zamanın nasıl aktığını görüyorum..O yıla, yıllara dönüyorum neler yaptığımı görüyorum tek tek, sanki bir günlük. Günlük tutmayı ne kadar çok istesemde daha çok aylık ve yıllıklarım vardır. Nedense hep ertelerim günlüklerime yazmayı, günlük olması için birbirinden güzel defterlerim var, hala alıyorum bir sürü ancak genede günlük olarak başlayan defterler önce aylık sonra yıllıklara dönüyor Smile. Galiba ben not defteri tutayım, ya da ajanda, daha çok işime yaradığı belli..

Bunu bir daha gördükten sonra hızla çevirdim yaprakları, bir de baktım, yeni bir yıl olmuş : 06.01.2006, Deniz Café

Sonunda çok istediğim şey olmuş, ve gönüllü olmuşum bir sürü uluslarası öğrenciye yardım etmek için..

Deniz Café: Neresi olduğu hatırlamıyorum şu anda, bu şehirde bir yerde, ama kimbilir neresi, dört sene olmuş.. “Our International family” oluşturan arkadaşlarım bana iyi dileklerini, onlara hediye ettiğim şeyleri çok beğendiklerini ve çok duygulandıklarını (ki ne aldığımı bile hatırlamıyorum), kendi memleketlerindeki ev adreslerini ve beni her zaman beklediklerini yazmışlar…Birisi Makedonya’da, diğeri Atina, Kolombiya, Brezilya,Meksika, Rusya, Almanya....Hepimiz bir arada toplanmışız, ne güzel günlerdi. Onları en son 2006 yılında gördüm, o zamandan beri görmedim. Ancak mail üzerinden hala haberleşiyoruz. Ne kadar güzel değil mi? İnsanın uzakta olduğu arkadaşlarıyla, hala haberleşmesi çok güzel birşey. Bir mektup, kart veya mail atması ve cevabının gelmesi, ne kadar heyecan verici aslında.

Bunun heyecanı ile sayfaları daha hızlı çevirirken bir de o yıl bir Efes gezisinde tanıştığım Güney Koreli Jenna, ve Japon Yuka’yı hatırladım. Mail adreslerini almışım, ancak onlarla o zamandan bu yana hiç yazışmadım denebilir. Az önce oturdum ikisinede bir mail yazdım ve gönderdim. Belki beni hatırlamıyorlardır bile, olsun genede ben onlara kendimi hatırlatmak istedim. İkiside çok tatlı kızdı. O gezide, kış olmasına rağmen çok eğlenmiştik. Benim o yıl için Efese yaptığım 3 gezinin 2.siydi. İlkini ise yılbaşında yapmıştım. O da başka bir hikaye, bir gün onu da anlatırım :)…

Orada şimdi sabah olmuştur belki de, kalktıklarında mailimi okurlar mı acaba? Eğer gönderdiğim adres hala geçerliyse..Gerçekten çok merak ediyorum bunca zaman ne yaptıklarını, bakalım bir cevap gelirse, sizi de haberdar ederim Winking smile

Şimdilik beklemedeyim…

09.11.2010

MimlendiM!

Uzun zamandır çok yoğun olduğum için hiç dinlenmeye fırsatım olmuyor. Gene çok yoğun bir günün ardından zorlada olsa kalktığım bu sabah iyiki açmışım bloğumu Smile. Cenem bitane SuN’ım bana hoş bir süpriz yapmış ve beni mimlemiş! Başta ne olduğunu anlamamışken okuduğum yazısında, her zamanki gibi gene beni düşündüğünü gördüm ve böyle muhteşem bir insanın arkadaşım olduğunu bilmek çok güzel! Gerçekten de böyle bir ara vermeye ihtiyacım vardı, nasılda biliyorsun beni :)

Evet, şimdi bu mimlenme olayının nasıl olduğuna gelelim..Kurallar böyleymiş :

"İşte bu keyifli mimin konusu:
Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Bende kuralları bozmadan, sırayla uygulamaya başladım..İlk önce tezime dair gittikçe yükselen makale ve kitap dağlarını aşarak, önünme çıkan engelleri atlayarak, uzun zamandır dokunmadığım tozlu kitaplığımın başına geçtim. Derin derin çoook derin bir nefes aldım. Kapadım gözlerimi ve uzattım ellerimi..Gözlerimi açınca seçmiştim kitabımı…

Çok ilginç bir kitap geçti elime, okumak için aldığım ancak okumayı unutmuş olduğum bir kitap. Adı Musashi, yazarı Eiji Yoshikawa. Bu kitabı hangi yılda aldığımı hatırlamıyorum, ancak bir noel zamanıydı. İzmir Alman Kültür’de bir noel pazarı vardı ve oraya gitmiştik kardeşim ve arkadaşımla. Almanya gene burnumda tütüyordu, ve bu noel pazarları çok hoş oluyordu. Eskiye dair şeyler, o baharat kokuları, her şey bana ufak bir gezi imkanı veriyordu İzmir-Frankfurt a.M. arasında…İşte o sene Japonya yılıydı benim için, japonlarla Japonya ile uğraşıyordum ve bu kalın romanı almıştım bayılarak, hem de çok uzuncaydı..çok mutlu olduğum bir gündü…

images

Öncelikle, bu roman ve yazarına dair biraz bilgi vermek istiyorum. Eije Yoshikawa (1892-1962) 20. yüzyılın en tanınmış ve en çok sevilen japon romancılarından birisiymiş.Yazar 22 yaşında başlamış yazmaya ve eseri olan “Musashi” ilk kez 1935 yılında çıkmış ve 15 defa basılmış. Ayrıca 7 defa filmlere konu olmuş ve basıldığından bu yana 120 milyon baskısı satılmış. Elimdeki kitap İngilizceden Almancaya çevrilmiş versiyonu. Ayrıca 7 bölüm ve 1170 sayfa. Bölümleri sırasıyla Toprak, Su, Ateş, Rüzgar, Gökyüzü, Güneş ve Ay, Mükemmel Işık’tan oluşuyor.

Musashi aslında gerçekte yaşamış bir kılıç ustasıdır. Ancak bu roman onun hayatından esinlense de onun hayatını anlatmamaktaymış.

Kitabın arkasında şöyle yazıyor:

“Eine Reise in die Welt der Samurai. Musashi, der jugendliche Heißsporn, auf dem Weg des Schwertes einem Weg, der nicht den perfekten Kaempfer, sondern auch die vollendete Persönlichkeit zum Ziel hat.”

“ Samurai’n dünyasına bir gezi. Genç delikanlı Musashi, kılıcın yolunda -öyle bir yol ki sadece mükemmel bir savaşçı olmayı değil aynı zamanda mükemmel bir kişiliği hedef alan bir yolda- ilerlemektedir.”

Benim payıma düşense; gitmeyi seçtiğim yolda beni mükemmel yapmak için birçok zorlukla karşılaşacağım belki, bu yüzdende bir savaşçı gibi kararlı olmalıyım, belkide bir samurai gibi..

Birinci bölüm olan Toprak, sayfa 55:

“Warum lauft Ihr weg? Kennt Ihr mich nicht? Ich bin einer von Euch, Shimmen Takezo aus Miyamoto. Ich fress Euch schon nicht! Ihr wisst doch, es ist sehr unhöflich, vor jemand davonzulaufen, ohne auch nur guten Tag zu sagen.”

“Niçin kaçıyorsunuz? Beni tanımıyor musunuz? Bende sizden biriyim, Miyamoto’dan Shimmen Takezo. Sizi yemem! Bilmiyor musunuz, birine selam bile vermeden kaçmak oldukça kaba bir harekettir.”

Bende başka arkadaşlarımı mimlemeden, bir kitapta okumuş olduğum kitapların arasından seçtim. Bu sefer seçtiğim beni çok uzaklara götürdü. Az önce seçtiğimden de çok eskilere..

Seçtiğim kitap gene Almanca, bugün şansıma Smile…Adı Gottfried, das fliegende Schwein, yazarı Waldrun Behncke. Bu kitabın daha kapağını açar açmaz şu yazı ile karşılaştım:

518HXSXHN0L

Zur Erinnerung an den Lesewettbewerb an der Anne-Frank- Schule Juni 1994.

Anne-Frank Okul’undaki okuma yarışmasından bir hatıra Haziran 1994.

Bu kitap bana bir hediyeydi, ilkokulda okuma yarışmasında kazanmışım. Tam hatırlayamıyorum, herhalde birinci gelmediğim içindir Smile. Ne kadar güzel günlerdi. Ne kadar uzun bir zaman olmuş, sanki bir zaman makinesindeyim. Sayfaların kokusunu içime çekmek için karıştırdıkça, bir anda  bir otobüs bileti buldum. Yıl 2007 , aylardan Temmuz ve bilet İzmir-İstanbul için kesilmiş. Don’t stay on the carpet!

İşte uçmak için her şeyi deneyen domuz Gottfried’in çıktığı yolculuğun ve kazandığı arkadaş ve ailenin hikayesini anlatan en çok sevdiğim bu kitaptan bir alıntı, sayfa 55:

“Merkwürdiges Abendrot”, sagte Willi. Die kleine rosa Wolke kreiste einige Male über dem Haeuschen von Mimi und Willi Lütt, dann schwebte sie nieder und hielt vor dem Wohnzimmerfenster an.

“Hallo”, sagte Gottfried und lachte.

“Tuhaf bir akşam kızıllığı”, dedi Willi. Küçük pembe bulut Mimi ve Willi Lütt’ün evi üzerinde bir kaç kez tur attı, sonra yere doğru süzüldü ve oturma odasının penceresi önünde durdu.

“Merhaba”, dedi Gottfried ve güldü.

Bende şu an uzaklarda benim gibi aynı yoğunlukta olan arkadaşım Burjito’ya bu sorumluluğu veriyorum. Cenem SuN’a kurallar gereği maalesef geri dönemediğim için bu kadarla kalıyor mimlemek.

Cenem dostum, teşekkür ederim. Benim çok güzel günlere geri gitmeme neden oldun :)

Seni çok seviyorum Red heart

 

17.10.2010

All about an apple*puddin' pie

Bugün pazar, ve yeni bir haftanın başlamasına saatler kaldı. Geçtiğimiz hafta benim için çok hareketliydi. Uzatmalı tezime dair bir sürü iyi ve kötü haberler, kararlar ve cevaplar aldım. Gerçi henüz bitmiş değil. Benim dışımda herkesi bıktıran uzatmalı tezimden ne zaman ayrılacağım bu hafta kesinleşecek galiba..Henüz o da belli değil..Neden benim dışımda herkesi bıktıran uzatmalım dedim, çünkü ben bıkmayı bıraktım, alıştım artık. Seçimime ve kendime saygılıyım :).

Madem bu hafta belli olacak akibetim dedim, bende çok sıkılmış  ve yeni tabirle moralman yerlerde olan canımı keyiflendirecek birşey yapayım dedim ve kendimi mutfakta buldum.

SDC13750

İşte sonuç:

aslında sakızlı muhallebilili elmalı tart ama ben ona kısaca apple*puddin’ pie diyorum..çünkü içinde en çok sevdiğim şeyler var..bir puddin' bir elma bir de tarçın..kış günlerinde  tadılası en güzel lezzet..

 

Kendimi daha iyi hissediyorum..Gerçekten güzel oldu elime sağlık, bence hayat bu, her şey bir dilim apple*puddin’ pie yerken ve yanında kahve içerken, çok sevdiğiniz bir diziyi izlemekten ibaret! Birazdan kahvemi de alıp geçicem tv karşına açıcam KBS World ve izlicem en çok sevdiğim dizilerden birisini .."All about Marriage"…

SDC13758

Aslında "All about Marriage" özel yapan birşey yok. Sade güzel bir aile dizisi. Genç bir sosyoloji profesörü bir anda başarısından dolayı kendisini ünlü ve güzel bir sunucu olan partneri ile "All about Marriage" isimli bir talk show yaparken buluyor… Onu bugünlere getirmek için kendi hayallerinden vazgeçen bir karısı, oğluyla gurur duyan bir babası, gelinini daha çok seven bir annesi, küçüklükten beri babası tarafından karşılaştırıldığı için abisine sinir olan öğretmen bir kız kardeşi ve üniversite bitirmesine rağmen henüz iyi bir iş bulamadığı için sürekli yetersiz olduğu düşünülen bir küçük erkek kardeşi var.

images

Esas oğlan ve esas kız olan evli çiftimiz profesör ve rice-cake (korede çok sevilen pirinçten yapılan bir tür kek) yaparak çalışan gelinimiz-kendisine kısaca rice-cake girl diyorus-  çevresinde dönmekte olan hikayede diğer kişilerinde hayatlarına ve sorunlarına değilnilmekte. Aslında herkesin bir hikayesi var ve bu hikayeler birbirine geçmiş durumda.Bazen komik, bazen hüzünlü, bazen düşündürücü ancak hep aynı ne kadar farklıda olsa karakterler…

Şan ve şöhretten gözü kör olmuş profesörümüz karısını küçük görmekte, karısı rice-cake girl hayatının anlamını ve ne yapmak istediğini çözmek için evi geçici olarak terk etmektedir. Bir diğer hikaye ise burnu havada, statüye önem veren öğretmen kızımız,yani görümce, belirli bir işi olmayan, genelde taksicilik yapan öğrencilerinden Jun’un babasına aşık olmuştur. Herkes karşı çıkmasına rağmen, o sahip çıkmaktadır aşkına..Bu hikayede küçük kardeş ise hep bilindik bir senaryoda oynamakta; fakir çocuk♥ zengin kız, karşı çıkan aileler…Tüm bu sorunların ortasında anne-baba, işte büyük bir aile…

Haftasonları en çok bu dizi izlemekten keyif alıyorum. Rice-cake girl hayatta kimse için kendini feda etmemen gerektiğini gösteriyor bence. Tabiki yardımcı olacaksın, destek olacaksın sevdiklerine, ailene ancak feda etmeyeceksin kendini bir teze bile! İdeallerini unutmayacaksın, istediğini, bir zamanlar neleri hayal ettiğini…Her haftasonu bunları hatırlıyorum izlerken dizimi…tekrar düşünüyorum, kahvenin kafeinin açtığı zihnimle, bir plan bir geriye dönüş, bir bugünü değerlendirme ve sonuç!

Bugün yine hepsini sırayla yaptım, düşündüm kahvemi içerken, geriye baktım istediklerime, geçen haftaya, sonra bugünü değerlendirdim ve sonuç:SDC13757

Benim derdim aslında elmalı tarçınlı puddin'  tartmış! Bir dilim tart, tv karşına geçmek kahvemi yanına almak ve keyifle izlemek dizimi,kendimi tartmak… Bu kadar basitmiş her şey! Boşuna sıkmışım canımı, ne kadar şanslı olduğumu hatırlattı bana bu bir dilim, tekrar tarttım kendimi. Çok şansılıyım, çünkü çok güzel bir tart yapıyorum, çok şanslıyım çünkü yaptığım tartı yiyebiliyorum, çok şanslıyım çünkü bu tartı yerken çok sevdiğim bir diziyi izliyorum, çok şanslıyım çünkü yanında kahvemi içiyorum, çok şanslıyım çünkü bunları yaparken tırnaklarımda pembe ve mavi ojeler ve başparmağımda yunuslu bir yarabandı var, çok şanslıyım çünkü bu haftaya böyle bir başlangıç yapıyorum!

Herkese bu haftaya benim gibi güzel başlamasını diliyorum. Güzel bir başlangıcın geriside güzel gelecektir. Gelmesede sorun değil, evde bir koli yumurta, bir çuval un, bir kasa elma ve kendime tart*mak için bir sürü uzun haftasonları var!

That’s all about…(^-^)

 

25.09.2010

merak : hapsemedeğimiz duygu…

images (6)

“Merak kediyi öldürür”, deriz hep. Başkasına verdiğimiz öğüt çoktur, meraklı olmamaya yönelik. Bu hayatta her şeyi merak etmememiz gerekir. Çünkü bazı merak ettiğimiz sorulara alacağımız cevaplar bize iyi gelmez. Gene de her şeye rağmen, merak etmemeyi başarabildiniz mi? Bunu başaran varsa şimdi parmak kaldırsın!

Parmak kaldıranlar, bu yazıyı okumaya ihtiyacınız yok! demektir. Siz zaten çözmüşsünüz hayatı, bu yazıyı lütfen benim gibi hala merak edenler okusun...

Ben bu yazıyı yazarken bile merak ediyorum. Hapsemediğimiz bir duygu bu, çok ilginç. İnsan isterse bir çok duygusunu bastırabiliyor, ancak “merak” bastırılamayan bir duygu olsa gerek. Hep kurcalıyor insanın aklını…erteliyoruz düşüncelerimizi ancak o soru işareti yok mu! İşte sürekli dolanıyor kafamızın içinde…Nereye koyacağımızı bilemiyoruz bazen “??????”…

indir (1)

Kafamızdan gitmesinin tek çözümü ise onu cevaplandırmak olduğunu sanıyoruz. Bununla iş bitmiyor ancak, yerine daha büyük bir soru işareti geliyor. Çünkü daha çok bilmek istiyoruz, daha çok merak ediyoruz. Mutlaka bilmeliyiz…Sonucunun bizi üzeceğini, kıracağını rahatsız edeceğini bile bile merak ediyoruz. Bazen bildiğimiz cevapları, onaylamak istercesine soruyoruz tekrar tekrar. Bir de sesli duymamız gerekiyor. Neden bu kadar acımasız oluyoruz kendimize karşı?

images (3)

….nasıl bir hayatım olacak?

kime aşık olacağım?

iş hayatım nasıl olacak?

nerede yaşayacağım?

beni aldatıyor mu?

sayısalı tutturabilecek miyim?

istediklerim olacak mı?

ne zaman öleceğim?…..

sorular, sorular, sorular….

hepsinin cevaplarını bilmek istiyoruz. Bildiklerimizi, gördüklerimizi bile tekrar soruyoruz. Belki bu sefer sorduğumda alacağım cevabın değişeceğine inanıyoruz. En fenası bu soruların cevaplarını fallarda, astrolojide arıyoruz. Bir başkasının iki dudağı arasına sıkışmış sözcüklerin bu kadar yıl biriktirdiğimiz sorulara cevap verebileceğini umuyoruz. Hayır, eminiz! Mutlaka biliyor olmalı, adımı bilmişti, doğum yerimi de..ama geçen gün makarna yediğimi de söyledi..Ee o bilmeyecek de kim bilecek?

İyi de o zaman ne anlamı kaldı ki pek çok şeyin? Mesela hayatına kendinin yön verdiğinin? Ya da inandığın şeyin, inancının, kaderin? Kendini şartlamanın, kuantumun, düşünmenin, etkilerinin?? Peki neden o zaman hayatım boyunca kendimi “Ne istersen o olur, sen neyi düşünürsen onu gerçekleştirirsin” diye avutup durdum ki? Boşuna mı okudum kuantum düşünce kitaplarını?? NLP ve bir sürü “kendine güven, inan! o zaman gerçek olur rüyan!” sloganını buldum??!! Ya inancım doğrultusunda o kadar dualar, seslenmeler, iyilik yapıp iyilik bulmaya çalışmam..bunlar sadece bir kişinin dudağından çıkacak olan sözcüklere mi bağlıydı?

Bu yazdıklarımdan yanlış anlamlar çıkmasın, ben de bu soruları soranlardanım, ve üstelik cevapları bu şekilde öğrenmeye çalışanlardanım! Merak üzerine ders vermeye kalkıp da merak etmeyi bırakmış olanlardan değilim, aman yanlış anlaşılmasın! :)

Bir arkadaşımla konuştum bugün, bu soruları soran ve istemediği halde sonuna kadar gidip cevaplarını alan bir arkadaşım. Sonrasında oturdum düşündüm, ve yazdım….

Şu an düşünüyorum, acaba bu arkadaşım rahat bir uyku uyuyor mu? Umarım tatlı bir rüya görüyordur şimdi, aldığı cevapların aksine..Aslında bu cevapların bir iki tanesi kafa karıştırıcı, ancak insan doğası gereği hep eksik olana ve ters olana takıyor işte. Burdan seslenmek istiyorum böyle düşünenlere…En başta kendime!!

Duy beni!

Hayat illaki birilerinin söyledikleriyle akmıyor. Onun kendi içinde bir düzeni var, ve bu düzeni oluşturmada senin- kendinin rolü çok büyük! İster kadere inan ister kendine istersen başka birşeye, ancak sonunda gene yol sana çıkacak! Sen ne düşünürsen o gerçekleşecek! Kompleks ve karmaşık dediğimiz beyin aslında çok basit, ne verirsen o çıkıyor sonunda. Sen korku verirsen korkak çıkıyorsun, cesaret verirsen cesur! Boşuna olumsuz cevapları alacağını bile bile sorma sorularını!! Duyacağın başkasının cevapları ile senden önce doldurma hayatına dair boşlukları.

Kodlama kendini, zamanı gelmemiş soruların cevaplarını önceden alarak..Hayatını olduğundan daha zorlaştırma, zaten çevren yeterince zorlaştıracak, bir de sen eklenme bu zincire.

images (4)

Bir de bırak artık geriye bakmayı, kafanı çevirmeyi!

Sen o soruları çantanda-yanında taşıdığın sürece, kafanı çevirmek yeterli olmayacak! Bu nedenle kurtul bu yersiz sorulardan, zamanı geldiğinde sen zaten soruyu sormadan alacaksın cevabını, bu acele niye?

Merak bir günah değildir... Ama merakımız konusunda daha dikkatli olmamız gerek... Evet, buna rağmen. Albus Dumbledore

Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma;
Anlatılanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma;
Sessiz kalmak bir şey bilmediğin anlamına gelmez;
Çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez;
Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun
Bir insanı küçümsemek akılsızlık,
Çok büyük görmekte korkaklıktır.
Cesaret akıldan gelirse cesarettir,
Bilgisizlikten gelirse cehalettir...

images (7)

Herkese GÜNAYDIN!!!

(^-^)

p.s. Siz parmak kaldıranlar, dayanamadınız bu yazıyı okudunuz değil mi? Demek ki hala öğreneceğiniz şeyler var. Aramıza hoşgeldiniz...

20.09.2010

son baharda son bir defa güneş yanığı ve deniz keyfi

2010 yılı sonbaharına geldik işte. Bu yıla başlarken ne güzel dilekler dilemiştim, soğuk İstanbul’da sıcak bir ortamda en çok sevdiğim insanlar ile mercimek köftesi, makarna salatası, patates salatası ve bir sürü tadına doyamadığım ve hatırladığım muhteşem yiyecekler eşliğinde..O kadar hızlı akmıştı ki zaman, bir anda televizyonda son 5 dediğini duyduk ve biz sayalım derken işte 2010!! Sonrasında testere serisinin tamamlanması ve uzun, güzel ve mutlu bir uyku.

Bunların ne alakası var şimdi sonbahar ile degil mi? Sonbahar geldimi kışın yakın olduğunu hissediyorum. O zaman içim kıpır kıpır oluyor, çünkü İstanbul geliyor aklıma, belki bu kışda İstanbul’da olurum diyorum. Bir de yılbaşında dilediklerim geliyor aklıma, henüz tamamlanmamış gerçekleşmemiş dileklerim var içinde..Ancak bir tanesi dün itibariyle gerçekleşmiş bulunuyor (^-^)..

Uzun zamandır denize giremedim, iki yazımı denizden uzak bir yerde yurtdışında geçirdim. En son ne zaman denizin keyfini çıkardığımı düşünüyorumda, 2006 yazına kadar geri gidiyorum. Denizsiz çok kötü oluyor insan, özellikle denizle büyüdüyseniz. “vay be, herhalde çok iyi bir yüzücü olsa gerek..” diye düşünebilirsiniz, ancak muhteşem bir yüzücü olduğumu söyleyemem :). Gene de denizsiz bir güne uyanmada zorluk çekenlerdenim. Uzaktan görmek bile yetiyor, hatta onun her sabah uyandığımda olduğu yerde durduğunu bilmek bile bana yetiyor. Daha zinde hissediyorum. sizde denizsiz yerlerde kuru hissediyor musunuz? Denizden çıkmış balık tabirini o zaman çok iyi anlıyorum…

nemo

…belki de bir balık olduğum içindir.

Dün bir pazar günüydü.uzun zaman sonra tekrar mutlu bir balık gibi hissettim, kendimi Özbek sularına bıraktığımda. Bir pazar günü nasıl daha güzel geçirilebilir ki?

3sko

Bulutsuz, masmavi bir gökyüzü, sıcacık içini ısıtan bir güneş, turkuazdan maviye koyulaşan çarşaf gibi bir deniz…İşte burada geçirdim tüm Pazar günümü, kıskandınız değil mi? Ben bile şu an kendimi kıskandım, keşke gene Pazar olsa ve ben orada olsam…

Gerçekten muhteşem bir gündü, deniz o kadar güzeldi ki hiç çıkmadım sudan. Hatta artık suda yaşamak istedim, evim olsaydı orası :)..İnsan o kadar rahatlıyor ki, su arındırıyor insanı. Tüm stresim, kaygım, düşüncelerim gitti. Yerini tuzlu bir yüz , güneşten yanmış , kızarmış burnum ve yanaklarım, sudan buruşmuş ellerim aldı. En son böyle güzel bir güneş yanığım Mordoğan tatilinde olmuştu. Ne kadar özlemişim pembe pembe olmayı, o tuzlu suyun hafifçe cildini kavurduğunu hissetmeyi..

<SAMSUNG DIGITAL CAMERA>

Neyseki ben çok şanslıydım. Eylül ayında İzmir’de olmak böyle güzel işte. Denizin ve güneşin tadını son defa bir sonbahar gününde yaşadım. En güzel tarafı ise bu sonbaharda İzmir’de böyle güzel günleri bir kez daha yaşama ihtimalinizin olması. Taaki kış olunca, işte o zaman yüzünüdeki pembelik ile yeni bir baharın gelmesini beklersiniz..İlk baharla birlikte tekrar, kışın soldurduğu yüzü tekrar güneş ve deniz pembeleştirir.

Bende henüz daha baharken son defaları iyi değerlendirip, kıştan önce son bir sefa daha yapacağım. Bir pazar günü sefası olur mu bilmiyorum, ancak son bir defa daha denemeden ne çıkar ki?

(^-^)