24.03.2010

Anka Kuşu Efsanesi


Anka Kuşu Efsanesi..

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir…

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...

Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk Denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık Vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs Ovası"nı aşıp, "Kıskançlık Gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk Denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık Vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş. (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış) Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş. Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "Şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "Yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...

Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş anlar ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk kendine yapılan yolculuktur.

Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek,
kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça,
her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünüzde uçmak zamanıdır...

10.03.2010

Ahmet Altan
Hayat ve Tanrı
Tanrıyı hep kıskanmışımdır. Sadece yedi renk ve iki çizgiyle koskoca bir evren yaratabilmesindeki muazzam hayal gücünü değil, balıkları insanlardan daha mükemmel yapmasındaki alaycılığını değil, yarattıkları üstündeki korkunç hâkimiyetini değil, kaderi belirlemekteki eşsiz kudretini değil, verdiği her zevki yasaklamasındaki zalimliğini değil, müellifi olduğu eserler yüzünden insanların birbirini yok edişi karşısındaki güvenli aldırmazlığını değil, bağışlamaktaki sınırsızlığını değil… Ben onun “tesadüfü” yaratabilmesindeki muhteşem dehasını ve yarattığı hayatın inandırıcı olması için hiç çaba göstermek zorunda olmayan müthiş özgürlüğünü kıskanırım. Hayatı, mizahı güçlü, melodrama yatkın bir yazarın yazdığı bir “roman” gibi görürüm. Bütün yazarların yaratıcısı ve “kutsal” meslektaşı Rab’bın, her biri bir cümle olan “anları” yazarken “ama buna inanmazlar ki” diye bir endişe taşımadığını biliyorum. Öyle bir hayat yazıyor, içine öyle olaylar koyuyor ki onlardan herhangi birini “ödünç” alıp bir romana yerleştirseniz, “böyle bir şey olamaz, hiç inandırıcı değil” itirazıyla karşılaşırsınız. Hangi yazar, “beceriksiz” sıfatını alnına yazdırmayı göze almadan “tesadüfleri” romanının içine böyle aldırmazca yerleştirebilir ki? Tanrının yazdığı “hayat” denilen bu romanının kurgusunu kavrayabilmek için “kahramanlarının” yaşamlarına baktığınızda, öylesine çok tesadüfle karılaşırsınız ki “hayatın” kurgusunun neredeyse tümüyle tesadüflere dayandığını sanırsınız. “Eserinin” dayandığı temel mimariyi, tesadüflerin arkasına saklamayı kimse onun gibi beceremeyeceği için o böylesine eşsizdir. Kurgusunun sırrını bir türlü çözemezsiniz. Sizi inandırmak gibi bir çabası olmadığından her an beklenmedik bir olay yazabilir sayfalarına. ?aşırırsınız. Hikâyenin bittiğini sandığınız bir anda öylesine beklenmedik, öylesine umulmadık bir müdahalede bulunur ki her şey yeniden başlar. Üstelik bütün bir yaşamı değiştirebilecek bu “dokunuş”, değiştirdiği yaşamın büyüklüğüne kıyasla öylesine küçüktür ki ondan başka kim yazsa inandırıcı olamaz. Belki bir “yazar” olarak eleştirilebilecek tek yanı kahramanlarının yaşamlarını değiştirmek için yaptığı bu dokunuşların hep “tesadüflere” dayanmasıdır. Bu eleştirilecek yanı, aynı zamanda en çok imrenilecek yanıdır. Ve, “hep tesadüfleri kullanıyor” diye eleştirilebileceğini bildiği ve bütün yazarlar gibi eleştiriden nefret ettiği için bu “tesadüfleri” ancak onun hayal gücünün yaratabileceği bir çeşitlilikle sokar “hikayenin” içine. “Okuyucuların” iki sevgilinin tam da ayrılacaklarını ve bambaşka yaşamlar kuracaklarını sandıkları sırada, hiç akla gelmedik bir yerde öylesine tahmin edilemeyecek bir müzik çaldırır ki hikâye bütün mecrasını yeniden değiştirir… Ya da yan masada oturan ya da yoldan geçen bir yabancı öyle bir söz söyler ki tek bir cümleyle iki yaşamın bütün geleceği bambaşka bir yöne döner. Ondan başka hangi yazar bu kadar “küçük” bir tesadüfle bu kadar büyük değişikler yazmaya cesaret edebilir? Ondan başka hangi yazarın okuyucuları bu “tesadüflere” böyle hiç kuşku duymadan inanabilir? Hikâyenin bütün kurgusu onun “tesadüfü” keşfedişindeki sonsuz yaratıcılığında gizlidir. Hayatınızı düşünün… Çıkartın hayatınızdan tesadüfleri… Geriye ne kalıyor? Başka bir hayat kalıyor, sizin bugünkü hayatınıza hiç benzemeyen bir hayat. “Yazarınız” canı istedikçe sizin hayatınızı “tesadüfleri” kullanarak değiştirmiş, bir daha yazmış, düzeltmiş, sizi başka başka maceraların içine sokmuştur. Bunların “inandırıcı” olup olmadığına hiç aldırmamıştır. Bu yaratıcılığını ve serazatlığını hep kıskanmışımdır Tanrı’nın… Hangi yazar kıskanmaz ki? Hem “eserini” bir mantık üzerine kurup, hem de kendi kurduğu mantığı değiştirebilme kudretine nasıl imrenmez? Çok da uzun olmayan bir zaman sonra bu büyük “müellifle” karşılaştığımda kendisine soracağım: “Sen bu tesadüfü nasıl keşfettin?” Cevap vereceğini sanmıyorum, alaycı bir şefkatle kafamı okşayacak herhalde. O zaman onu biraz kızdırmayı göze alacağım. “Eğer bir rakibin olsaydı, eserinde bu kadar çok tesadüf kullanabilir miydi?” Biliyorum kızmayacak. Kimse kendisine böylesine büyük bir hayranlık duyan sadık “okuyucusuna” kızmaz çünkü. 04.05.2008

27.02.2010

myself

every path i choosed in the past,
every act i failed in the past,
every pain i felt in the past,
every happiness i lived in the past,
made me what i am today, MYSELF

every path i choose today
every act i fail today
every pain i feel today
every hapiness i live today
will make me what i am tomorrow, MYSELF

if i stop to choose the path as myself
if i stop to fail to act as myself
if i stop to feel the pain as myself
if i stop to live the happiness as myself
what will make me MYSELF,
the meaning of life only being yourself
that everyone desires....

05.10.2009

"Kişi ne kadar çok bilirse, o kadar çok affeder."
Konfüçyüs

"Zayıflar hiçbir zaman affedemez. Affedebilmek güçlülere özgüdür."
Mahatma Gandhi

"Bir gün öfke anında sabır gösterirsen, 100 gün üzüntü çekmekten kurtulursun."
Çin Atasözü
"Anlaşılmak bir lükstür."
Ralph Waldo Emersen

"Ona gülebiliyorsanız, onunla birlikte yaşayabilirsiniz."
Erma Bambeck


20.07.2009

bir bulut olsam...


bir bulut olsam, dolassam diyar diyar

seyyah olsam, gökyüzünde kaybolsam teker teker

hüzünlenince atsam derdi kederi, her damlada birer birer

gönlüme sadece bir gökyüzünün, bir denizin mavisi
bir de günesin sicakligi degse

bir bulut olsam da dolassam diyar diyar..